mektupsu

Susma gözlerim duymuyor

Susma, gözlerim duymuyor

Sen susuyorsun,

Bir meclis savaş kararı alıyor,

ben gök yüzünde ordular kuruyorum,

Sen ipekten umutlar kuşanmışsın da,

Benim bulutlarıma kurşunlar işlemiyor

Sanki bütün dünyayı göğüslemek seni sevmek.

ve beni sevmek,

bilirim…

süslü kız çocuklarının sekseği gibidir,

kanlı bir savaş meydanında.

Sen susuyorsun,

Ben propagandalarla magandalara laf anlatıyorum,

bir köşe başında.

Kargalar leşe üşüşüyor,

Kuzgunlar pusu da,

devlet yine aynı devlet…

Ben kendimi ha gayretlerle süslüyorum…

Nasılsa buluşacağız elbette..

mektupsu

ikinci son yazı 

Bilmediğim bir yoldayım, kargalar önderliğinde, tabii ki bütün kokular çiçek olur, sen bana selam gönderdiğinde. Çok pardon acımasız bir kelam duyarsan, duyarsızlığı da marifetten sayıyor perdelerin ardında bizi izleyenler. Bizi bize bizletmeyenlerden de mi saklanacağız, yoksa soğuk bir akşam omuzlarımda başın, bir film dahi izletmeyenlerden mi?Ben her taraftan kilitlenmiş evlerde kendimi çıradan sayacağım, beni sana yakan sohbeti koyu bir mangal yüreğim. Beni ben yapan fütüristik yüzüne yapışık kulaklarım… Bak bu acılar çok derin deniz olsun, alegorik; sana bir yelken verecekler, ben akıntıyı da kulaçlarım.

Bu kapkara insanın kiri yapışmış şehirlerde, sanıyor musun; galata kulesi ve boğaz çok güzel diye yüzerim?. Boğazlar ne dalgalar yaratıyor öyle, senin için paragraflar diziyordum da, duyduğum bir hecede boğulacak gibi oluyorum. İşte böyle…

Yüklesinler üstümüze anlamlar, biz taşıyacağız tabii yalnız eski filmlerde ortalıkta dolaşıyormuş o sepetli hamallar ve ben de kadehlere dolarım sensiz sokaklarda, sen de bensiz omuzlarda ağlarsın belki sarhoşluğundan sonra. Ben omuzlarımda seni de taşırım, İstanbul’da bir aşk romanı yazacaksam eğer, huzuru sende ararken..

Ben hep kendimi mi anlatıyorum, bu hep sen sızan cümlelerde, çatlaklarımdan? Ben de hep çatlaklığımdan diyorum bu öfkeler, çatlaklarım da bana kızan dillerden. Bir ordu kursam diyorum, hortumlarından aşk homurtuları çıkan fillerden, çimen olduğumuzu unutuyorum birden, pardon… ama dişlerim de, pillerimiz de bittiyorsa bu üstümüze yapış yapış rutubetten. Yeter ki sen hep çalış, seni her gün baştan çizerim düşlerimde…

Yok canım, yanlış görüyorsun, ben çocukluğumdan ağlıyorum. Canım sıkılıyor, kanım da susuyor… bu kadeh niye boş? Çok ayyaş tanıyorum da, mey koysun diye saki bulamıyorum. Sanki çok kalabalığım da ağlara dolanıyorum.

Şiirler boyuyorum kara kalem, siyah beyaz şiirler; resimlerle doldurmak geliyor sayfaları, matem dolu kafiyeli resimler; bir şarkı söylesek de olur beraber, bağırışlarımızdan, haykırışlarımızdan… Sonra yaptıklarımızdan kaçsak. Yalpalayarak, yalınayak… Biz de bir gece birlikte sarhoştuk, tam da bu sokaklarda, sarhoşluğumuzdan fırlardı içimiz de ki çocuklar, bebek de değiliz kim bizi kundakladı?

Öylede oturup dünyayı anlatmak gelmiyor içimden ve dünyayı atlatmak öpüşmekten dudaklarımızı çatlatmaya hiç benzemiyor. Zaten her taraf benzin kokuyor, ben sigara yaktım diye mi herkesin benzi atıyor?

mektupsu

son yazı…

Yanında kulaklarım hiç bu kadar iyi duymaz, yanaklarımdan da densizlik damlar, ama biraz damlar… o kadar… ayaklarımı sorsan zaten sensiz koşmaz, ellerim ellerine düşkün diye sözlerim ellerin diline düşsüni varsın. Sen de külkedisisin sevgilim, pabuç olmuş bu dilim, ayaklarında çıplak kalsın…

Kim demiş denizsiz şehirlerde balık olmaz? Yüzdüğümüz sular da başkasına kalsın, sanıyor musun, karada çırpınmak, fanusundan evladır. Zaten kalabalıkla bizden önce dostmuş göz bozan bu gürültü. Zaten kibarlıkla yanyana yürümüyormuş kabalık. Gidene de gidin diye bağırıyor insanlık, sen de dinlesen, nasıl da oluk oluk gidenlerin ezgisine karışıyor, bu soluk dudakların tadına bakan sensizliğin sezgisi. Sen beni çaktırmadan öptün diye, ben çözüldüğümüze hıçkırmadan ağlarım. Diyemiyorum da şimdi:  Sen yeter ki ip getir, bir dahakine kör düğümle bağlarım.

Oysa tam varıyorduk birliğe, oysa çok yol aştık kolkola, oysa yaptığımız yollar ile övünecek adam mıyım da çok merak ediyorum neyin nesi dirliğimize uzanan bu kollar? Yoksa yok ile yetinecek kadar mıyım? Biz otodidakt bir aşkız, varoluşçu bir biçimde. Bir de, ne gerekse diye soruyorum ferasetten feragata? Varsın kefaletten sayılsın sensizliği yeniden başlatan bu tebligat da… Ben bu sefer susamadım diye, adımı taşıracaksa kadehler, sen şarap olsan, ben soğuk bir mahzenim, sen yeter ki kendini bil seni üşütürse sözlerim.

Ben bu karanlık devirde, proleter bir aşığım, şuhluğuna laf gelirse tabi ki şalter atar, savunması olmayan otoritersiz bir askerim teker teker saldırın. Belki göğe düşerim, adımlarını zor taşır bu kaldırım. Beni değil çekmecelerde resimlerimi kaldırın ama aldırır mı sanıyorlar senden Bacchus’lar doğuracak baldırım?

Ben küskünlerin sözcüsü, yollarının gözcüsü, şimdi düştüğümü yalnız yol sanarlar. Ey gidişimi huzurdan sayanlar! biz öyle yaralandık ki, bırakıyorum görsünler sevgi dediklerini kim yazar, biz öyle yarılandık ki, aşk yüzünden insan nasıl tam yanar?

Çok elvedalar duydu gözümüz, varsın sayılsın sözümüz hırçınlıktan, zaten konuşamıyoruz bile hıçkırıktan ve ben kıçı kırıktan bir veletim zaten, saten kefenler giyeceğim, istemiyorum da ardımdan matem! Ben susamadım sen koru suskunluğunu madem…

Yıkılmadan diyeceğim ki; merak etmesinler yıkanarak gideceğim, zaten pek kirli vaziyetim, bir gün yine adımın yanında adın olsun tek vasiyetim.

G. Ü.

mektupsu

uçmak-uç bak…

“yükseldikçe uçma bilmeyenlere daha küçük görünmemiz kaçınılmazdır.”

Friedrich Nietzsche

 

 19 Kasım

Sevgili Ütopya

Ceplerimde şakırdayan bozulmuş yara üstü, meteliğe de kurşun sıkacağım, -dıkşın… Bir şiirsel gerçeklik filmi çekeceğiz şimdi, kamera arkasında soğuk kuşlarla, ve ekşın! Sensiz sabahlarda soğuk duşlarla ayılacağım, o mikroskop dürbününden bir daha bak, daha ne ensiz dünyalarda moleküllerime ayrılacağım. Sen boş dünyanın boş emellerine boş bakışlarla bakarken, ben loş kaldırımlarda somurtacağım, hoş kadınsın yalnız, seni nasıl aklımdan ayıracağım?

Esarete figüran oldu hasretim ve yalnız sensizlikten değil bu meteliksiz sefaletim. Bilirim, sen hiçliği görsen de, ben senin nezdinde uçma bilmeyen bir hayaletim. Çekmeyin tepemden çarşafımı, henüz ödenmedi kefaletim. Korkmayın uçma bilmemden, tepenize çakılmaz ipe sapa gelmez hayallerim. Komşular görmesin diye: kaba saba benlikler örtüneceğim kumaştan, ben devlet miyim de korkmayacağım savaştan? Tabi ki kaçacağım ayaklarımı kaydıran bu yaştan ve ben bu yaştan sonra, kelimelerimle ödeyeceğim borcumu, isteyen de saysın haraçtan.

Ben artık soğuk yataklarda müebbet yatarım. Çocukluğumu öldürdüm, ziyaretime de gelme lütfen, kirli bir kurguda eli tanlı bir katilim, karanlıkta düşleri yazan sensizliğe rehin bir kâtibim, hin bir cümle kursam şimdi, tipim de öyle hoş durmaz diyorlar yanında, ben anca sözlerimle mahirim. Evvel ahir bozulacak bu tuşlar o zaman gör bak, -ben nasıl bir şairim?

mektupsu

tragedya-komedya

“sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak”

Ah Muhsin Ünlü

14 Kasım

Sevgili Ütopya

Düşlerimin avazıyla son bulacak, Ankara’nın ayazıyla buz tutmuş parmaklarına ısmarladığım buseler. Hiçbir şekilde sonu gelmeyen bu mısralara dadanmış bu ihtiraslar kaç kere daha burun deliklerimizden solunacak, ve biz kendimiz yerine, durun dediklerimizden utanacağız daha çok. Sanıyor musun, onlar ismi değişmiş bir meydanın tabelası gibi karşımızda sökülecek? Bilirsin ben aymaz kalamam aidiyetsizliğe ve nerede bir kuş başka bir kuşun ağzından çöpü kapsa, onu da mı sayarız elbette adaletsizlikten. Zaten buralarda bir polis telsizi bile duyulmaz. Her sabah siren olur da başım etrafında yankılanır sensizliği çalan sessizlik. –Yeter! Polis çağıracağım yoksa, seni bana geri versin bu sessizlik!

Sen bana gürz vur, ben gündüzleri benim olmadığıma çayla beraber dem vurayım, ziyanı yok bir tek bisküvilerle yanında biteyim, sen şahlanan gölgelerime gem vur, ben bu muharebenin ortasında atımla beraber düşeyim. Bırak terlesin ortasında kaldığımız dalavereler, bırak havlu atalım diye beklesin, kaç basamak daha yükselir ki zaten bu düşman mertebeler ve bekleyelim biraz, ebelerle beraber kucağımıza düşecek bu kabil kundaklanmış gabiler. Biliyorsun sevgilim, bize söylenen zaten bütün bu torpil bulmuş kırtıpil hicapları, günah defterimize veresiye diye yazacak kutsanmamış nebiler.

Ve bir gün kurtulacağız, korkularını bedenlerimizde tutsak edenlerin boyunduruğundan, şüphe etme sevgilim, muayyen sözlerle makablimiz selamlayacak muayene ettiğimiz bütün ferdaları. Daha ne fedalara kuşanacağız bembeyaz, ben hançerimsi ellerinden tutarken tragedyalar gibi yaşanacağız. Bilirsin, ben gözlerinden kopamam, kaşlarına da iptilayım, ciğerime çektiğim sözlerine müptela ve çok nüktedan duruyor haramilerin nezdinde ipte cambaz gibi yürüyen mevcudiyetimiz ve daha çok dipte duracak, bizi bize bizletmeyenlerin izlettiği komedyalar.