mektupsu

Ne Me Quitte Pas

Gazı açıp intiharı kalkarken, son bir sigara içme isteğiydi seni son bir kere daha görmek.

ve boooom!

 

23 Eylül

Sevgili Ütopya,

Normal şartlar altında yazdıklarımın yanına resim, müzik vesaire iliştirmeyi pek sevmiyorum ama normal şartlar altında blog yazmayı da aslında pek sevdiğimi de söyleyemem. Gel gelelim normal şartlar altında değilim, dumanlı şartlar altındayım, nefessiz kalışım belki de bundan. Son bir yıldır müzikle aram açıktı. Öyle çok fazla şarkılar dinlemiyor, genel anlamda sen ne açarsan onunla birlikte akıp gidiyordum. Senden sonra çok şarkı tanıdım, bizi bizden önce yazdıkları şarkılar, bizi bize anlatan yabancılardan. Madem bir blog halini alıyor sana yazdığım karşılıksız, okunmayan bu pulsuz, tükürüksüz mektuplar… Bir mektubun en derin anlamı, yazdıklarınla beraber, dna’nı da taşıması. Ben de sigara dumanımı üflüyorum, bembeyaz ekranlara, bu mevhum kağıtlara ne elimin teri yapışıyor, ne gözümden birkaç damla yaş düşüyor. Bütün bunların yerine bir zamanlar parmaklarının dokunduğu, parçanın yapıştığı klavye tuşlarından besleniyorum. Pul yerine yazarken dinlediğimi lütfediyorum. Bu şarkıyı bildiğini sevdiğini de ayrıca biliyorum, bir şekilde ingilizce çevirisine denk geldim bugün, tınısından severdim, şimdi şiirinden daha da fazla sevdim.

Bugün hakkında çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Sana karşı yaptığım hataların ceremesini çekmeye devam ediyorum, bırak hesabı ben ödeyeyim bu sefer, ısmarladığın biralar için değil tabi. Karşılıksız aşkın, karşılıksız hesabı tabi ki hıyarlığımdan. Annem ne zaman cacık yapsa, “bir yerini mi kestin, hıyar kokuyor,” derdi babam, yıllardır bana satmaya çalıştığı espriyi değiştirdim, yine komik olmadı. “Karışık salatanın hıyarı benim, maydanozun terfisi.” Tabii olarak bu terfinin ne maaşa katkısı oldu, ne de hala yolu karşılıyorlar. Yolum uzun ve toprak, adımlarım hayallerin kadar minik, her yere birileri engeller koyuyor, düştüğüm yerden kalkmak da elbette biraz zorluyor.

Kusurlu, huzursuz bir gökkuşağı gibiyim, sana yazdıkça renkten renge dağılıyorum. Seni görmeyi umut etmek, yanaklarını kulaklarımda tutabiliyor olmak, saçlarının kokusunu burnuma çekiyor olmak, sabah öpücüklerin uyandırılmak, hazırladığın kahvaltıyı tatmak, her biri farklı renklerde yansıyor penceresiz zihnime ve biz elimize bu renkleri alıp bir kağıdı üst üste boyasak ortaya ne çıkar kestirebiliyoruz. Bir de seninle dar bir koltuğa tekrar ne zaman sığarız, bu evren kocaman geliyor ve ben sonsuzlukta rahatça dolaşmaktansa, tutsak gibi kendimi yıldızlara bağlarken, beni koltuğun köşesine sıkıştırdığın anları hatırlayınca özgür kalıyorum.

Varlığın, yokluğun birbirine karışmışken, benim varlığımın sorgusu artık birinci sınıf öğrencisine türev, integral sorusu sormaya dönüyor. Ben çarpmada daha yeni üçlere geçtim. Sen, ben, köpeğim, üçümüzü çarp, çıkan sonucu aklında tut, bir sen daha ekle, bir ben daha ekle, şimdi unut gitsin. Biz kaçtık ki zaten? En azından ben kaçtım. Aklımın köşesinde, sırtımda sen çok uzaklara kaçtım, adımdan bile uzaklara. Adımı sorsan söyleyemem belki de okula yeni başlamış çocuğun heyecanı gibi. “Sahi babam ne iş yapıyordu?” Sen bana bir şey sorma ama lütfen, bana bir şeyler sorma. Ben bile kendime yabancıyım uzuncadır, “Salute Mearsault” beni de Antalya’da soleil çarptı. Sol eli bir serçe parmak uzağındayken sol elimin. Fransızca şarkılar dinleyerek gittiğimiz deniz kenarında, o günden beri kendime Fransız, peki kendimi aşmamla, asmam arasında bir fark var mı  şimdi? Kendimi asmak demişken, belki güzel bir Robin Willams filmi izlerdik bu akşam. Film biterdi, hasret biterdi, biz biterdik. Kendini aşmak demişken; ben kollarımı açtıkça sen açmıyorsun belki de, sen kendini aştıkça ben de aşıyorum, dim dik ayakta hemde.

Biraz da senin için üzülüyorum. Yalnızlığı eter gibi kokluyorum ve bu beni daha ayık bir hale getiriyor. Bayılsam rahatlarsın, diye umuyorum. Yalnızlığı sevmediğim doğru değil, sensizliği sevmediğim doğru. Seninle beraberken, bizden başka kimse yoktu. Yalnızlık müzesi açacağım bir gün, gelmen lazım, sarılman lazım. Sen benim kollarımda ben, ben senin kollarında sen olurdum, bizden korkan, bize havlasın.

Kendimi asarsam değil, araba falan çarparsa bana ağla.

Of! Neler diyorum, bugün.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s