mektupsu

hiçliğin yorgun düşü

Sabret sevgilim, sana her şeyi, hepsini en baştan anlattığım için, anlatacağım için, senden rica ediyorum, beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım.
Stefan Zweing

17 Eylül

Sevgili Ütopya,

Görmüyordu gözlerim, her şeyden önce ilk kelamım olsun, varsayıyorum ki farkındasın. Öyle soğan doğramış gibi, öyle gidişin gibi, öyle vakur duruşunu hasretle andığım gibi, gibi, gibi yaşardığında da kapanmıyor, -bil diye, artık gözlerim; ardında iniltili, beş para etmez, pespaye sözlerim yaşarken, hangi şarkıların perdesini önüne çekiyor, en işlek, gürültülü, kaç sermestin mesken tuttuğu tekinsiz bir o kadarda alengirli sokaklara bakan penceremsi gözlerin? Ben soğuk sokaklardan bakıyorum artık bulunduğun yerden içeri, ısıtmıyor da ceketim. Dün pencerenden senin de koskocaman bir ay sızdı mı içeri ve Armstrong’un insanlığın çamurlu ayaklarını taşıdığı kir bulaşmış bir ay gibi, Viyana’da bir mekânda sokağa yayılan kahvenin kokusu gibi, soğukta pervaza sığınıp da viyaklayan kuş gibi girebilsem, öylece süzülebilsem, bir –cik dahi demeden, ağzında çiklet olan günlerde sımsıkı sarılışlarına aldanmayı halttan sayarım. Şimdi öyle sarılışlara gebe ki yokluğun, kuantum fiziği bile utancından yerin dibine girecek, madde maddeyi hangi uykusunda senin gibi belinden tutacak? Tamam, kabul, ben yine özlerimi kaparım da. Sen yürü. Ben arkandan geleyim; adımlarımı gözlerimle, sözlerini parça parça edilmiş özlerimle takip edeyim dilerdim zaten… Sen, benim yamacımda, öyle bilmediğin hazin, soğuk ve yorgun sokaklardasın ki, öyle yabancı düşlerin arasında, öyle yabancı insanların sözlerindesin ki, öyle yabancı gözlerin üzerindesin ki, öyle arkamdan geliyor, öyle çaresiz bekliyorsun işte. Ne ara seni geçtim, nasıl da ardımda bıraktım seni, bilmiyorsun da, bilmiyoruz da… Daha nice çaresizlikler çarşafı serip de üzerine, yolunu gözleyecek insanlığın üç kuruşa satın aldığı korku satan torbacının köşesinde.

Adımlarım ardındayken, betona bulaşmış da öylece duran ayak izi gibi, orada öylece bekleyen sen, nereye gideceğimi bilmeden yürüyen ben veyahut yalnızlığın mahreminde kas katı ve hayran edici vakurluğunu bozarak, ne yapacağını bilmeden bekleyen sen, yolu yarıladığını sanıyorken, kaldırım taşlarına gebe, otoritene yaya geriye dönen ben. Daha neler diyeyim ki sana? Daha ne konuşayım dibinde, yalnızlığımı da döviz bürosuna bozdurdum gözlerin belki dolar diye.

Ne zaman değişti bütün zaman? Ne zaman kollarında içine çekildiğimiz zaman artık tanecikli bir saat gibi dolduruyor kumlarını ayakkabılarımıza. Bu yüzden mi yoksa yorgun adımlarımız, ayaklarımız da ki ağırlığın betonda ki izinin lafı olmazda, geçmişe süslediğimiz o patırtıların ne canlar yaktığını, ne kıllar çektiğini bilmeden oturalım mı diyorsun öylece?

Korkma, diyeceğim. Bir çikolata ikram ederim belki, bir para ederse sözlerim. İyi gelir. Korkma, diyeceğim, ben yokken mi, korkarsın ben varken mi bilemeyeceğim.

Sonra avazım çıktığı kadar susacağım! Sen öyle bulut ol da dur karşımda, ben dokunmadan da beklerim, ama şunu bilmen gerek, seni bana yasak edenlerin suratına tükürük gibi yağmayı anca bu kindar sözlerimle yeğlerim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s