mektupsu

18.08.2017

Sevgili Ütopya

Bilmem hala sesimi duymak için, dipsiz kuyulara iner, ya da boynuzlu atlara biner gibi başını gökyüzüne kaldırıyor musun? Ben toplu iğne başı kadar tohumlardan büyüttüğüm çiçeklerden seni işitiyorum, baltasız tanrılar beni işletirken, hem de o sevdiğimiz şehirlerden uzak. Sonra bir istavroz çıkarıyorum, İstanbul’un istavritleri, Galata Kulesi’nde intihara kalkışıyor. Ben alimlerinin dilini bildiği şehirlere yüzerek gitmeye çalışıyorum, alıklama…

Belki diyorum, beni de şehitten sayar saatler geçmek bilmezken meth’iyeler düzdüğüm Dalai Lama. Hindistan’da baharat gibi kokar beni senden ayıklama, işte o kadar keskin ve zorken, ya da ben kendimi ne zamandan beri Zorro’dan sanıyorken, Zorro da izlediğim ilk filmdir sevgilim, kötüleri düşmandan bilirken, şimdi hesap makinelerim iyi’nin, kötü’nün küsuratını hasbelkader iyiden sayarken, ben suratsızca düşlerken seni… Öyle düşüyorum sevgilim, düşlerimde sen yakamdan düşmezken.

Mesela uzun o gecelerde, kalabalıklar, Isparta’da bir gölde alabalıklar kadar çirkinken ben huzursuz bir derede, yüz seksen derece sürüklenirken, belki de Muzur’da, bazen şöyle diyorlar, “Huzur da, yalnız iyi bir kitabın adıymış…” bildiğim bir dilde, ve benim yine sana şöyle diyesim geliyor; gidemiyorum bile alimlerinin dilini bildiğim o bembeyaz kentlere…

Mesela diyorum; resimlerin hala duruyor olduğu yerde, sevdiğin müzikler çalıyor, sevdiğin yemekler pişiyor, hala aynı kokuyorum bi kere, beni son kez bıraktığın yerde… bir gün gelirsen yabancılık çekme diye…

mektupsu

insana kinken…

“Ama bilmez misin, derin bir kuyudan yukarı çıkarken, aşağı düşme tehlikesi en çok kuyunun ağzına vardığın zamandır.”
Plautus – Miles Gloriosus

14.07.2017

Sevgili Ütopya,

Ben distopyalara bulanmışım, bunalmış bir gece vakti, çok iyi bir aşçının elinden, sanki geçmişi geleceğe çözen yazarın kaleminden… Sen korun diye diktiğim kalemin surlarına küfürlü mermiler yağıyor, ben şemsiye bulamadım diye kağıtları tutarken, havlusunu atmış tepemde, sen de diyor musun ki elalemin sırlarına neden akıl ermiyor?

Ben çok sorular soruyorum hep dikkatsiz yürüyüşlerimde, fotoğrafları çekilmiş dikenler çıplaklığıma batarken, kaptansız bir gemi gibi… Sen öyle uzaklarda bir soluk alıyorsun, bir onu biliyorum, ben oluk oluk sebzeler kanıyorum, sırf sen seversin diye brokoliden fırtınalı bir çorba yaptım yine… O püremsi pürüzlüğü kaşıklarken, meydanlarda bana aşık atanlar “Venüs” diye bağırır, ben işsiz ve dişsiz utancımdan bir “Cani” bile diyememişken!

“canis sine dentibus vehementius latrat”

Düştüğüm okul sıralarına da, günü geceye çalar gibi, adını karalıyor da oyalanıyordum işte, şimdi yine bu sermest ahım adını benden aralıyor, ne ben uçup giden kırmızıdan, sarıdan sudan, sebzelerden cayıyorum, ben çok vah’ım diye haliyle durum da çok vahim… Ama yine arada bir sevdiğin müzikleri çalıyorum, ben yine hırsızı demirli pencerelerde ararken. Bugünlerde çok para da tutmuyorum elimde, o kadar çok aç da kalmıyorum, gerçi emin de değilim şu başımdaki etler de yerinde mi duruyor?

Varlığım da tedavülden kalkmış, madeni bir para gibi… Tedavülünde sen tedavilerden kaçıp gitmiş, duvaksız bir hasta, ben kefensiz mezara taşına alesta, ölen gençliğime yasta… Tamam, pek dalkavuk olabilirim ama cehennemden de kovuk bu sana muhtaçlık hala sana çok revaçta…

Sonra düşünüyorum aslında, yine tabi bu sıra… Yeşilliklerimin dallarından bir tabut mu çaksam kendime, sırf senin gözyaşının noksanlığına sebepten, üstüne isimlerini kazısam; “Ütopya’lar, Ülkem’ler…” sonra kitaplar yazacağım yine, içinde en afili sen ve yine en kötü ben, sen olduğun gibisin de ben kim miyim, ben? Ah bu başı bozuk, görgülü insanlık tanımaz dersin ama, ben kime inkar edeceğim, benim değil onların gözü bozukken?

Nasıl da anlamazsın, ben artık insana kinim, ben!

mektupsu

Susma gözlerim duymuyor

Susma, gözlerim duymuyor

Sen susuyorsun,

Bir meclis savaş kararı alıyor,

ben gök yüzünde ordular kuruyorum,

Sen ipekten umutlar kuşanmışsın da,

Benim bulutlarıma kurşunlar işlemiyor

Sanki bütün dünyayı göğüslemek seni sevmek.

ve beni sevmek,

bilirim…

süslü kız çocuklarının sekseği gibidir,

kanlı bir savaş meydanında.

Sen susuyorsun,

Ben propagandalarla magandalara laf anlatıyorum,

bir köşe başında.

Kargalar leşe üşüşüyor,

Kuzgunlar pusu da,

devlet yine aynı devlet…

Ben kendimi ha gayretlerle süslüyorum…

Nasılsa buluşacağız elbette..

mektupsu

ikinci son yazı 

Bilmediğim bir yoldayım, kargalar önderliğinde, tabii ki bütün kokular çiçek olur, sen bana selam gönderdiğinde. Çok pardon acımasız bir kelam duyarsan, duyarsızlığı da marifetten sayıyor perdelerin ardında bizi izleyenler. Bizi bize bizletmeyenlerden de mi saklanacağız, yoksa soğuk bir akşam omuzlarımda başın, bir film dahi izletmeyenlerden mi?Ben her taraftan kilitlenmiş evlerde kendimi çıradan sayacağım, beni sana yakan sohbeti koyu bir mangal yüreğim. Beni ben yapan fütüristik yüzüne yapışık kulaklarım… Bak bu acılar çok derin deniz olsun, alegorik; sana bir yelken verecekler, ben akıntıyı da kulaçlarım.

Bu kapkara insanın kiri yapışmış şehirlerde, sanıyor musun; galata kulesi ve boğaz çok güzel diye yüzerim?. Boğazlar ne dalgalar yaratıyor öyle, senin için paragraflar diziyordum da, duyduğum bir hecede boğulacak gibi oluyorum. İşte böyle…

Yüklesinler üstümüze anlamlar, biz taşıyacağız tabii yalnız eski filmlerde ortalıkta dolaşıyormuş o sepetli hamallar ve ben de kadehlere dolarım sensiz sokaklarda, sen de bensiz omuzlarda ağlarsın belki sarhoşluğundan sonra. Ben omuzlarımda seni de taşırım, İstanbul’da bir aşk romanı yazacaksam eğer, huzuru sende ararken..

Ben hep kendimi mi anlatıyorum, bu hep sen sızan cümlelerde, çatlaklarımdan? Ben de hep çatlaklığımdan diyorum bu öfkeler, çatlaklarım da bana kızan dillerden. Bir ordu kursam diyorum, hortumlarından aşk homurtuları çıkan fillerden, çimen olduğumuzu unutuyorum birden, pardon… ama dişlerim de, pillerimiz de bittiyorsa bu üstümüze yapış yapış rutubetten. Yeter ki sen hep çalış, seni her gün baştan çizerim düşlerimde…

Yok canım, yanlış görüyorsun, ben çocukluğumdan ağlıyorum. Canım sıkılıyor, kanım da susuyor… bu kadeh niye boş? Çok ayyaş tanıyorum da, mey koysun diye saki bulamıyorum. Sanki çok kalabalığım da ağlara dolanıyorum.

Şiirler boyuyorum kara kalem, siyah beyaz şiirler; resimlerle doldurmak geliyor sayfaları, matem dolu kafiyeli resimler; bir şarkı söylesek de olur beraber, bağırışlarımızdan, haykırışlarımızdan… Sonra yaptıklarımızdan kaçsak. Yalpalayarak, yalınayak… Biz de bir gece birlikte sarhoştuk, tam da bu sokaklarda, sarhoşluğumuzdan fırlardı içimiz de ki çocuklar, bebek de değiliz kim bizi kundakladı?

Öylede oturup dünyayı anlatmak gelmiyor içimden ve dünyayı atlatmak öpüşmekten dudaklarımızı çatlatmaya hiç benzemiyor. Zaten her taraf benzin kokuyor, ben sigara yaktım diye mi herkesin benzi atıyor?

mektupsu

son yazı…

Yanında kulaklarım hiç bu kadar iyi duymaz, yanaklarımdan da densizlik damlar, ama biraz damlar… o kadar… ayaklarımı sorsan zaten sensiz koşmaz, ellerim ellerine düşkün diye sözlerim ellerin diline düşsüni varsın. Sen de külkedisisin sevgilim, pabuç olmuş bu dilim, ayaklarında çıplak kalsın…

Kim demiş denizsiz şehirlerde balık olmaz? Yüzdüğümüz sular da başkasına kalsın, sanıyor musun, karada çırpınmak, fanusundan evladır. Zaten kalabalıkla bizden önce dostmuş göz bozan bu gürültü. Zaten kibarlıkla yanyana yürümüyormuş kabalık. Gidene de gidin diye bağırıyor insanlık, sen de dinlesen, nasıl da oluk oluk gidenlerin ezgisine karışıyor, bu soluk dudakların tadına bakan sensizliğin sezgisi. Sen beni çaktırmadan öptün diye, ben çözüldüğümüze hıçkırmadan ağlarım. Diyemiyorum da şimdi:  Sen yeter ki ip getir, bir dahakine kör düğümle bağlarım.

Oysa tam varıyorduk birliğe, oysa çok yol aştık kolkola, oysa yaptığımız yollar ile övünecek adam mıyım da çok merak ediyorum neyin nesi dirliğimize uzanan bu kollar? Yoksa yok ile yetinecek kadar mıyım? Biz otodidakt bir aşkız, varoluşçu bir biçimde. Bir de, ne gerekse diye soruyorum ferasetten feragata? Varsın kefaletten sayılsın sensizliği yeniden başlatan bu tebligat da… Ben bu sefer susamadım diye, adımı taşıracaksa kadehler, sen şarap olsan, ben soğuk bir mahzenim, sen yeter ki kendini bil seni üşütürse sözlerim.

Ben bu karanlık devirde, proleter bir aşığım, şuhluğuna laf gelirse tabi ki şalter atar, savunması olmayan otoritersiz bir askerim teker teker saldırın. Belki göğe düşerim, adımlarını zor taşır bu kaldırım. Beni değil çekmecelerde resimlerimi kaldırın ama aldırır mı sanıyorlar senden Bacchus’lar doğuracak baldırım?

Ben küskünlerin sözcüsü, yollarının gözcüsü, şimdi düştüğümü yalnız yol sanarlar. Ey gidişimi huzurdan sayanlar! biz öyle yaralandık ki, bırakıyorum görsünler sevgi dediklerini kim yazar, biz öyle yarılandık ki, aşk yüzünden insan nasıl tam yanar?

Çok elvedalar duydu gözümüz, varsın sayılsın sözümüz hırçınlıktan, zaten konuşamıyoruz bile hıçkırıktan ve ben kıçı kırıktan bir veletim zaten, saten kefenler giyeceğim, istemiyorum da ardımdan matem! Ben susamadım sen koru suskunluğunu madem…

Yıkılmadan diyeceğim ki; merak etmesinler yıkanarak gideceğim, zaten pek kirli vaziyetim, bir gün yine adımın yanında adın olsun tek vasiyetim.

G. Ü.