mektupsu

25 Ağustos

Sen de kiracısısın geçmiş manzaralı aklımın, ben balkonlardan korkmadan düşüyorum, ödlekler rüzgârlardan saklansın. Mühim değil bana öyle bakılsın, ben günahkâr da kalırım, önce bir salyası düşenler aklansın. Beni sana andıran köpeğin ağzındaki ıslak baklası, bir tutsa pervazdaki tek kelimelik duası, kemik gibi yağar senler, bilir misin bayadır çok çirkin gördüğüm tüm desenler. Duaya medet umdum diye de, sanıyor musun müptelasıyım veresiye hayat veren bu serseri tanrının. Tabii seni de çoktandır tanırım, sen yine düşler yarat, ben her gün ibadethanesindeyim zaten seni bana süsleyen sanrının. Hele bir sonu gelsin, göğsümden eksik olmayan şu delik deşik sancının.

Senden iyi seveni gördüm de sevgilim, yok senden daha kötü nişancı. Bir tek adın var zaten, o da Meksika’da bir biber kadar acı. Sensiz içi kurtlu bir tekilim, ölmezsem bir daha vur, ben canımdan da sefilim… Belki de diyorum; yaşamak dediğin, hep gözlerim yaş kaldığından, beni benden aldığından beri bir de savaşmak var sevgilim, belki de başını da başımdan savmam gerek sevgilim. Celladı sensen bu ağzı bozuk evrenin, bilmez misin herzevekillerdir kefilim.

Halim mi kaldı, topallıktan kaldırımlara tutunacak, sen bir örtsen bacaklarımı, gör bak pabuçlarım nasıl depar atacak… Kulaklarımı soruyor musun mesela? Yine kış yakın, nasıl ısınacak? Mesela diyorum, beni tekrar görsen, gözlerin yine şehla mı bakacak? Ben istiyorum parmakların tekrar gezsinler göğsümde, benimkiler korkusuzca göğüs gerer, düşman kağıt kadar keskin olsa bile… Mesela diyorum, ben seni bir görsem, güneş parlaklığından utanacak, belki hiç gitmediğimiz bir yerde ayın ardına saklanacak…

Bir de aklımda, ayın ayıklığımızı örttüğü deniz kenarındaki o gün var sevgilim, senin mi, yoksa benim mi daha uzaktan geldiğim… Hala aklımda kilometreleri sayım var sevgilim, senin mi, yoksa benim daha uzaklarda kaldığım…

 

mektupsu

18.08.2017

Sevgili Ütopya

Bilmem hala sesimi duymak için, dipsiz kuyulara iner, ya da boynuzlu atlara biner gibi başını gökyüzüne kaldırıyor musun? Ben toplu iğne başı kadar tohumlardan büyüttüğüm çiçeklerden seni işitiyorum, baltasız tanrılar beni işletirken, hem de o sevdiğimiz şehirlerden uzak. Sonra bir istavroz çıkarıyorum, İstanbul’un istavritleri, Galata Kulesi’nde intihara kalkışıyor. Ben alimlerinin dilini bildiği şehirlere yüzerek gitmeye çalışıyorum, alıklama…

Belki diyorum, beni de şehitten sayar saatler geçmek bilmezken meth’iyeler düzdüğüm Dalai Lama. Hindistan’da baharat gibi kokar beni senden ayıklama, işte o kadar keskin ve zorken, ya da ben kendimi ne zamandan beri Zorro’dan sanıyorken, Zorro da izlediğim ilk filmdir sevgilim, kötüleri düşmandan bilirken, şimdi hesap makinelerim iyi’nin, kötü’nün küsuratını hasbelkader iyiden sayarken, ben suratsızca düşlerken seni… Öyle düşüyorum sevgilim, düşlerimde sen yakamdan düşmezken.

Mesela uzun o gecelerde, kalabalıklar, Isparta’da bir gölde alabalıklar kadar çirkinken ben huzursuz bir derede, yüz seksen derece sürüklenirken, belki de Muzur’da, bazen şöyle diyorlar, “Huzur da, yalnız iyi bir kitabın adıymış…” bildiğim bir dilde, ve benim yine sana şöyle diyesim geliyor; gidemiyorum bile alimlerinin dilini bildiğim o bembeyaz kentlere…

Mesela diyorum; resimlerin hala duruyor olduğu yerde, sevdiğin müzikler çalıyor, sevdiğin yemekler pişiyor, hala aynı kokuyorum bi kere, beni son kez bıraktığın yerde… bir gün gelirsen yabancılık çekme diye…

mektupsu

insana kinken…

“Ama bilmez misin, derin bir kuyudan yukarı çıkarken, aşağı düşme tehlikesi en çok kuyunun ağzına vardığın zamandır.”
Plautus – Miles Gloriosus

14.07.2017

Sevgili Ütopya,

Ben distopyalara bulanmışım, bunalmış bir gece vakti, çok iyi bir aşçının elinden, sanki geçmişi geleceğe çözen yazarın kaleminden… Sen korun diye diktiğim kalemin surlarına küfürlü mermiler yağıyor, ben şemsiye bulamadım diye kağıtları tutarken, havlusunu atmış tepemde, sen de diyor musun ki elalemin sırlarına neden akıl ermiyor?

Ben çok sorular soruyorum hep dikkatsiz yürüyüşlerimde, fotoğrafları çekilmiş dikenler çıplaklığıma batarken, kaptansız bir gemi gibi… Sen öyle uzaklarda bir soluk alıyorsun, bir onu biliyorum, ben oluk oluk sebzeler kanıyorum, sırf sen seversin diye brokoliden fırtınalı bir çorba yaptım yine… O püremsi pürüzlüğü kaşıklarken, meydanlarda bana aşık atanlar “Venüs” diye bağırır, ben işsiz ve dişsiz utancımdan bir “Cani” bile diyememişken!

“canis sine dentibus vehementius latrat”

Düştüğüm okul sıralarına da, günü geceye çalar gibi, adını karalıyor da oyalanıyordum işte, şimdi yine bu sermest ahım adını benden aralıyor, ne ben uçup giden kırmızıdan, sarıdan sudan, sebzelerden cayıyorum, ben çok vah’ım diye haliyle durum da çok vahim… Ama yine arada bir sevdiğin müzikleri çalıyorum, ben yine hırsızı demirli pencerelerde ararken. Bugünlerde çok para da tutmuyorum elimde, o kadar çok aç da kalmıyorum, gerçi emin de değilim şu başımdaki etler de yerinde mi duruyor?

Varlığım da tedavülden kalkmış, madeni bir para gibi… Tedavülünde sen tedavilerden kaçıp gitmiş, duvaksız bir hasta, ben kefensiz mezara taşına alesta, ölen gençliğime yasta… Tamam, pek dalkavuk olabilirim ama cehennemden de kovuk bu sana muhtaçlık hala sana çok revaçta…

Sonra düşünüyorum aslında, yine tabi bu sıra… Yeşilliklerimin dallarından bir tabut mu çaksam kendime, sırf senin gözyaşının noksanlığına sebepten, üstüne isimlerini kazısam; “Ütopya’lar, Ülkem’ler…” sonra kitaplar yazacağım yine, içinde en afili sen ve yine en kötü ben, sen olduğun gibisin de ben kim miyim, ben? Ah bu başı bozuk, görgülü insanlık tanımaz dersin ama, ben kime inkar edeceğim, benim değil onların gözü bozukken?

Nasıl da anlamazsın, ben artık insana kinim, ben!

mektupsu

Susma gözlerim duymuyor

Susma, gözlerim duymuyor

Sen susuyorsun,

Bir meclis savaş kararı alıyor,

ben gök yüzünde ordular kuruyorum,

Sen ipekten umutlar kuşanmışsın da,

Benim bulutlarıma kurşunlar işlemiyor

Sanki bütün dünyayı göğüslemek seni sevmek.

ve beni sevmek,

bilirim…

süslü kız çocuklarının sekseği gibidir,

kanlı bir savaş meydanında.

Sen susuyorsun,

Ben propagandalarla magandalara laf anlatıyorum,

bir köşe başında.

Kargalar leşe üşüşüyor,

Kuzgunlar pusu da,

devlet yine aynı devlet…

Ben kendimi ha gayretlerle süslüyorum…

Nasılsa buluşacağız elbette..

mektupsu

ikinci son yazı 

Bilmediğim bir yoldayım, kargalar önderliğinde, tabii ki bütün kokular çiçek olur, sen bana selam gönderdiğinde. Çok pardon acımasız bir kelam duyarsan, duyarsızlığı da marifetten sayıyor perdelerin ardında bizi izleyenler. Bizi bize bizletmeyenlerden de mi saklanacağız, yoksa soğuk bir akşam omuzlarımda başın, bir film dahi izletmeyenlerden mi?Ben her taraftan kilitlenmiş evlerde kendimi çıradan sayacağım, beni sana yakan sohbeti koyu bir mangal yüreğim. Beni ben yapan fütüristik yüzüne yapışık kulaklarım… Bak bu acılar çok derin deniz olsun, alegorik; sana bir yelken verecekler, ben akıntıyı da kulaçlarım.

Bu kapkara insanın kiri yapışmış şehirlerde, sanıyor musun; galata kulesi ve boğaz çok güzel diye yüzerim?. Boğazlar ne dalgalar yaratıyor öyle, senin için paragraflar diziyordum da, duyduğum bir hecede boğulacak gibi oluyorum. İşte böyle…

Yüklesinler üstümüze anlamlar, biz taşıyacağız tabii yalnız eski filmlerde ortalıkta dolaşıyormuş o sepetli hamallar ve ben de kadehlere dolarım sensiz sokaklarda, sen de bensiz omuzlarda ağlarsın belki sarhoşluğundan sonra. Ben omuzlarımda seni de taşırım, İstanbul’da bir aşk romanı yazacaksam eğer, huzuru sende ararken..

Ben hep kendimi mi anlatıyorum, bu hep sen sızan cümlelerde, çatlaklarımdan? Ben de hep çatlaklığımdan diyorum bu öfkeler, çatlaklarım da bana kızan dillerden. Bir ordu kursam diyorum, hortumlarından aşk homurtuları çıkan fillerden, çimen olduğumuzu unutuyorum birden, pardon… ama dişlerim de, pillerimiz de bittiyorsa bu üstümüze yapış yapış rutubetten. Yeter ki sen hep çalış, seni her gün baştan çizerim düşlerimde…

Yok canım, yanlış görüyorsun, ben çocukluğumdan ağlıyorum. Canım sıkılıyor, kanım da susuyor… bu kadeh niye boş? Çok ayyaş tanıyorum da, mey koysun diye saki bulamıyorum. Sanki çok kalabalığım da ağlara dolanıyorum.

Şiirler boyuyorum kara kalem, siyah beyaz şiirler; resimlerle doldurmak geliyor sayfaları, matem dolu kafiyeli resimler; bir şarkı söylesek de olur beraber, bağırışlarımızdan, haykırışlarımızdan… Sonra yaptıklarımızdan kaçsak. Yalpalayarak, yalınayak… Biz de bir gece birlikte sarhoştuk, tam da bu sokaklarda, sarhoşluğumuzdan fırlardı içimiz de ki çocuklar, bebek de değiliz kim bizi kundakladı?

Öylede oturup dünyayı anlatmak gelmiyor içimden ve dünyayı atlatmak öpüşmekten dudaklarımızı çatlatmaya hiç benzemiyor. Zaten her taraf benzin kokuyor, ben sigara yaktım diye mi herkesin benzi atıyor?