mektupsu

in vino veritas

“Bana sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir.”
Montaigne

 

10 Kasım

Sevgili Ütopya,

Üzerine basarak yürüdüğüm, dudaklarından düşüp de yere serilmiş o kor gibi yakan cümleler, beni sana nasıl da sendeleyerek getiriyor ve ben sedyeye yatırdığım düşlerimi adımların ardından taşırken, ocakta unutulmuş süt gibi benliğimden de taşıyorum. O suratının dehlizlerini görmüyor musun? Nasıl da yalın ayak sarf ettiğin cümlelerden aşıyorum. Oysa düş peşinde düşüp de yaralanmış, çorap gibi kaçık aklım yaşam gibi bir tek ellerinden yararlanır da, ama bir soracağım: adınla kustuğum yarılanmış hayaller de şimdi hangi âlimden yalanlanır? Peki ya ben hangi halimden cayayım istiyorsun, ben zalimlerden uzak kal diye tepinirim, biliyorsun…

Sen kanımda bir dur, ben daha ne hanlarda dökeceğim içimi, ne ketum suratların somurtan gülücüklerine duvar olacağım, daha kaç kez daha soğuk kaldırım taşlarında avunacağım. Sen bana düşman olsan da sevgilim, ben yine özgürlüğünü savunacağım. Sussun bir zahmet şimdi bütün kendini bilmezler, dinlemesin beni insanın özünden bihaberler, en afili sözümü ben gözünden düşüp de yeniden zapt ettiğim aynalara savuracağım. Nasıl olsa aynaya düşen tükürüklerimi kimse silmezler!

Senin benden serbestliğin benim sermestliğimden ibaret sevgilim. Parmakların arasında sigara olsam, kendi ellerimle yakarım, köşene çekil de çek beni içine, merak etme senin içinde yer edersem sevgilim, ben küllerimden de doğarım. Sen gül rengi şarap olsan sevgilim, Hayyam da ben olur, sana şiirler boyarım.

mektupsu

Şimdi benim ülkem neresi?

“Aşk dolu bir hayat dünya kanununda müthiş bir istisnadır.”
Honore De Balzac

5 Kasım

Sevgili Ütopya,

Ben kanat çırptıkça gökyüzü üzerime akıyor. Bulutlar desen sanki bendeki umutlar kadar kara ve bilsen, o hedefsiz bakışlarınla beraber bu teni daha ne güneşler yakıyor Antalyamsı bir tonda, sanki Ağustos öğleninde günlerden seni bana ayıran Cumartesi –There is A Light That Never Goes Out fonda. Söylesene sevgilim, seni bana caydıran bu akşam –bu kalabalık da neyin nesi? Bu çatlak gülüşlerimi kayıran sen, öyle ne bayırları aşıyor, gökler diye adımın üstüne basan adımların, renkler desen hepsi topraksı bir tonda. Ben bu bütün yeryüzünü avuçlarım, yeter ki seni bana getirsin avuç içi kadar pabuçların…

Üzgünüm sevgilim, sen yokken anlam bulmuyor kelimeler, ben bir çocuk olsam, kara tahtada hocalar adını heceler… Ama gel gör ki, ben şimdi bu titrek ellerle, altı üstü bir top bile tutamam. Söylesene sevgilim, ben eksiyim, sen eskisin, ben sensem eğer altı üstü bir çelişkisin, söylediğin sözler yaralarıma tuz olmuş, ben şimdi seni iyileştiren hapı ekmekle bile yutamam!

Dönüşü yok, bu gittiğimiz yolların ve zararı yok -ben bu taşıdığım ciğerle çok övünürüm! O değil de sevgilim, sen de bana mezar olmazsan şayet ben şimdi hangi kolların içine gömülürüm?

Şimdi ben hangi ülkemden kaçayım? Seni bana seçen hangi demokrasi ve seni bana yasak eden hangi diktatör? Sen devrim aşkında özgürlükçü bir eylem olsan sevgilim, ben senin uğruna ne otoriteler taşlarım –ve bil ki: öyle gazdan bile korkmaz bu anarşist gözyaşlarım.

Seni sevmek savaş karşıtlığı sevgilim ve bil ki: -savaş karşıtlığı da bir çeşit savaş çığırtkanlığıdır sevgilim. Ben senin adında bir vatanseverim sevgilim ve bil ki: -vatanseverlik tutsaklıktır sevgilim. Sen yine ülkem olsan sevgilim, kışı bile güneşli ben bu kötülüğümden rica ederim ama sen Ülkem olma sevgilim, ziyanı yok ben irtica ederim!

mektupsu

taşım

“Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”
Charles Baudelaire

3 Kasım

Sevgili Ütopya,

Ne iyi, ne kötüyüm böyle bir zamanda. Çırpınışlarımdan ne dalgalar oluşuyor, bilsen –ve kelebeğin etkisiyse sözlerim, Amerika’da bir yerlerde ol, diye bekliyorum. Fırtınamla geliyorum. Belki bir soğuk rüzgâra karışır düşlerim, olsun –bütün dünya bana düşman olsun, ben yine seninle beni düşlerim.

Söylesene, sevgilim. Yazık olmuyor mu sözlerime? Gerekirse herkesten, bu kâinatın özürlerini de ben dilerim, bakmasınlar öyle acınaklı gözlerime. Satranç tahtasında at olsam, yine seninle aynı renge düşerim. Seninle ben gelemedikten sonra denge, geriye de gidemiyorsa bu hergele, piyon da benim. Bekle birkaç kare daha gideyim, belki vezirliğimle yanına düşerim.

Söylesene, sevgilim. Ne acılar çekiyor bu herif ve görmüyor ne yazık senden tek bir maarif. Arif sen olsan sevgilim, ben bilmediğin bir dilde tarifim, aşılmıyor bu denizler –Ben nasıl bir kâşifim?

Söylesene, sevgilim. Ne çok titriyor dizlerim, sen bir benim olsan, ben bu dünyayı dizlerim! Parmaklarınla mı yürüyorsun yoksa, takip edemedim, hangi düş kırıntılarından senin izlerin, pastana da kanıyorsam sevgilim, –Hansel de benim, Greter de benim! Çakıl taşı gibi biriktirdiğim geçmişim, yolu gösterir de, ekmek kırıntısıdır sana olan sevgim.

Söylesene, sevgilim. Ne boş bakıyor öyle gözlerin? Çocukluk günlerin gibi, görmediğinden korkan, seni bana güldüren değil mi yoksa, uyumak için sıkıştırılan gözlerin? Ben buraya tıkıştırılan sözlerin, bir anlamı olur diyorum. Sen yasaklardan doğuyorsun! Ben bu sabah bir peynir ekmekle doydum sevgilim!

Söylesene, sevgilim. Daha ne kadar düşecek titrek dirseklerimden destek alan başım! Yoksa seni çok mu geçiyor yaşım. Ben bu sensiz gözle zaten baştan aşağıya yaşım! As beni, güveler alsın. Ben bu sana olan hasretle, olsa olsa, zaten düz bir taşım! Bırak olduğum yerde kalsın!

 

mektupsu

bilseler…

“Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı? Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir.”
Louis-Ferdidand Celine

1 Kasım

Sevgili Ütopya,

Şimdi boş sokaklara benziyor, boğazında düğümlenen cümlelerin ve aldırış etmeden beni ortadan kaldırışların karışıyor, sükut haykırışlarıma. “Hay…” diyorum da başka bir şey diyemiyorum, susuzluğu henüz giderilmiş aldanışlarıma ve çok masumane duruyor bir hasımhanelerin kapısını haylazca çarpan ellerin. Görmüyor mu yoksa şehla gözlerin: ben senin için adını adından koyarım hoyratlarca zapt edilmiş bütün şehirlerin, maruzatı olur yalnız seni de raptedilmiş göreceğim günlerin.

Sen ulum peşinde düşlerini saklarken, bu zulüm peşinde küslerine kuşanmışlar bilmezler, ne şairane hayatlara gebe varlığın ve canlar yakmış nefasetine haset katmak kimin haddine sevgilim. Bir bilseler, bu sulu gözlüğüne kızarırlar. Bir bilseler: ne derinlere çıkıyor gözlüğünün önündeki ciltlere yazılmışlar. Kollarının arasından taşıp da saçların arasına karışmışlar, benim dilim varmıyor, sen söyleyiver: insanın kodundan mı kendinden başkasını yabancılıklar?

Şimdi ben soğuk, elgin bir köşe başında paylıyorum kendimi. Yarım gençliğime yine diken gibi batan engin düşlerim olacak, yarın sen gelmediğin zaman saatler kurulmadığına utanacak.

Şimdi ben yine kelimelerin kelimeliğinden utandığı günlerde, ne soğuk savaşlar veriyorum, ne top tüfekler patlıyor, ne köylerde inim inim ağlayanlar, ne ahırlar, samanlıklar yanıyor. Elimizde bize anca bakılacak saatler kalıyor.

Ve ben bittiğimde söyleyeceğim, en afili sözümü. Parmaklarını sürtsünler, hangi bezler silebilir ki bu toz tutmuş sözümü, yeter ki sen ayırma yüzümün önünden yüzünü.

mektupsu

adımlar

“hakkımda yanlış bilgi sahibi halk
ve ikide bir savaş çıkaran insanlık
sözlüğe bakarak anlayamaz beni
klasik yöntemlerle konuşmadığım için
ama bıraksalar anlatacağım
tüm yeteneğimi kullanarak

aramızda tartışıyoruz
yaşamak mı zor çince mi”

Osman Konuk

 

27 Ekim

 Sevgili Ütopya,

Bir tek adın kalıyor o da yalan yanlış aklımda, aklımın üstündeyse hala yerinde duruyor günlerdir aynı sensizliğe velut kara bulutlar ve sen bana yağmur olsan da, ben zaten farksızım ayakların altında ezilmiş izmaritten ve mazgallara akmayı yeğlerim şehrin kiriyle.. Sen yağ yeter ki, ben zaten bu ıslaklıkla bir daha alev alamam kibritten  Oysa laf dalaşına girilmez, diyorlar insanın da piriyle, ben bu gençliğimin kiriyle şimdi kendini görmüşten sayanların ağzında dil yakan bir çıbanım, sen de böğürtlen reçeli gibi varını ihtiyar et diye gözlük takıyorum yoluna karşı. At gözlüklerini, diye öğütler saçanlara karşı çok işe yarıyor at gözlükleri ve sen istersen bilmediğim bir dilde ol, ben yalar yutarım bütün sözlükleri, yeter ki seni bana çevirsinler ve bu sözcükleri şairane buluyorsan sevgilim, şairleri de kadınlar doğurur vahimlerinden. Emin ol, ben yine beklerim, sen caysan bile rahimliğinden.Senle ben, biz bir şiir olsak, bizden kafiyeler eksik olmaz sevgilim.

Sen “bahçe” de, ben sadakati öğrendiğim köpeğimizle koştuğumuzu anlayayım. Sen “kepçe” de ben külçe külçe altınları üzerimizden kamyonlara hafriyat diye yüklerim. Sen Rusça olsan sevgilim, ben kirili, kirli dilde söylerim. Sen Çince olsan sevgilim, ben zaten her gün pilav yerim. Senle ben, biz bir dil olsak, bizden lehçe çıkmaz sevgilim.

Bir tek adın kalıyor işte, doksan dokuzdan geriye ve ne zaman adını ansam tek kuru yer kalmıyor yoluna adanmış bu beden de. Kirpiklerime çarpan kup kuru sözlerle paklanıyorum. Sen bak yoluna diye duyduğum; ilahi sevgilim, güldürme beni, abdestim bozuluyor ve zaten baştan aşağıya günaha batık bir ibadet seni sevmek, oysa toprağa bile yatık olsam yine adını zikrederim, varsın duyulmasın ele güne karşı. Onlar da nereden bilsin sana yazdığım bu oflamalı çalgıların eşlik ettiği marşı ve marşım o gül yüzüne doğru sevgilim, arşım saçlarında bitiyorsa boyum da  senin dengin, oysa adın gülbengim olmuş da kıblem bile sana karşı, yüzünü görmeyi vereyim sevgilim matematik hesabına karışıyorum, çarpanlı, bölenli. Senle ben, biz bir din olsak, bizden mezhep çıkmaz sevgilim…

Tek bir adım kalıyor, senden beklediğim sevgilim. Sen bana bir adım gel, ben senin için boynuzlarımda dünyayı döndüreyim. Sen bana bir adım gel, ben basıp geçtiğin yerde, yabani ot gibi açılarak biteyim, yeter ki sen beni koparıp da yabana atma.

Senle ben, biz bir biz olsak, bizden kimse ölmez sevgilim…

mektupsu

aslanlar ve yollar

“Görüntülere aldanma, çizgilere bak, ışığın izlediği yola bak, küçücük bir şey göreceksin. Orası dünyanın umursadığı yerdir.”
Şule Gürbüz – “Çoşkuyla Ölmek

23 Ekim

Sevgili Ütopya,

Biraz ıslak, biraz güneşli; Vivaldi de nereden bilsin yaşadığımız topraklardan kaç mevsim geçtiğini, biraz gökyüzünden kasvet yağar, biraz gözlerin sıcaklığını saçar, buralarda işte o kadar, ama sen yine dörtten bil de, gözlerini ayırma evrenin şiirlerinden, soran olursa kelepçelendim dersin huzursuz mevsimlere. Ben seni nevresimlere sarar da saklarım naftalin kokan beynimin kıvrımlarında, unutulmasın diye yaz, diyen sensin ve unutulmaya yüz tutmuş ben, bilsen daha adını kaç banka kazırım anahtar uçlarıyla açılmayacak evlerin. Gittiğim yerde yine evrenim buram buram şiir kokar. Bırak yıldız tozundan kirimiz olsun, bırak ben süpürürüm ortalığı, yeter ki başım, başını kırdığın yerde, tam oranda dursun benim de zaten tam şuram ağrır en keskin sirkeliğimden.

Merak etme sevgilim, daha çok sirk gelir şehre ve emin ol, aslanın aslan olduğu yerde, daha insan geçemiyorsa hayatın çemberinden, biz bu sevgiyle aslanı da dizleriz, öyle yeni doğmuş bir bebek gibi, belgeseller eşliğinde kaçıncı son sigarası içilmiş bir gecede. Ben geri dönüşü olmayan yolların eşiğinde sana mektuplar dizerken ve sen toplasam bir kitap boyu etmez bu sözlerden ne anlarsın da her günümü yeni gözlüklerle dikizlersin? Bilmeden, öyle kırar da kolumu masanın üstüne, yazar da yazarım işte, bildiğimiz sularda yüzelim diye. Boyu soran olursa, bana yazılan mektuplardan ölçülür dersin, ne bilsinler hangi uçsuz evrenlere açılır pencerelerim, ben aslan olsam gider denizi pençelerim, onlar dalgalarını geçsinler. Gel dalgasız bir deniz kenarında yeniden balıklara bakalım, ne dersin?

Ben yüzükoyun yatayım sen ayakların üstünde dur, kumsalın altında yengeçler var ve önemli olan tek şey: yen, geç sevgilim, yenileni alkışlamıyor aslanlar.  Aslanın ağzındaki zebranın güzelliğine kimse şiirler yazmıyor asla ve bil ki: pınar etrafında öyle şen şakrak koşan ceylan da aslanı görünce güzelliğinden cayar. Benim sözlerim sana cereyan eder de, ben heyelandan sonra çıkan yabani ot gibi yine bile bile dibinde bitersem bile, yol, geç sevdiğim. Çünkü sana çıkan bütün yollar, önce içimden geçer.

 

mektupsu

sensiz ve bensiz

“Her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de…”
Tezer Özlü

 

20 Eylül

Sevgili Ütopya,

Ben henüz bitmiş bir şarkının son notası, sen hiç yazılmamış şiirlerin atılmamış başlığı, sıkı giyin de öyle tut bu hiç ses çıkarmayan senin adınla başlayacak şiirlerin bağımlısı parmakları bir park köşesinde. O hiç öpülmeyecek zümrüt gibi dudakları, bir daha nereye saklayacaksan söyle, bileyim de: bir daha orada yansın, perdesi hiç çekilmemiş hislerimin sigaradan sararmış ışıkları.

Bugün yine bütün sokakların kaldırım taşları sökülmüş, yüreğimin taşralarında tekerleğiyle, bankıyla yanan bir çöp kutusu şimdi sensizliğin zamparası ağıtlarım, hangi dumanı tüten dudakları ısıtır da sen hangi cümleyi barikattan sayarsın, farkında mısın ki: o parmakların, o yarım yamalak beliren varlığın hep ıssız benliğimi zapt etmiş.

Şimdi beni tek korkutan, o sığındığım gülüşün yerine bürünmüş göz göre göre çocukluğunun ölüşü ve içimde ki ihtiyarın intiharı olur bir daha sokaklarda koşmayacak o minik ayaklar, bir daha şekillere bürünmeyecek o minik eller, bir daha çığlıklar atmayacak o minik dudaklar…

Sen öyle karamsar kalırsan, ben de daha ne hasarlar başlar, öyle bir dursam yanında daha kaç deprem atlatır hayallerle kurduğumuz binalar, daha kaç dalgaya, fırtınaya, sele, suya direnir gemilerini havadan yürüttüğümüz gelecek, biliyorum, sana bir tek geçmiş iyi gelecek ve bırak ben geçmişimle geleyim, geçmişinle geleyim…

Ben insanlığımdan cayarım bilirsin, yaralarım var, dersen –yalvarırım. Yarının yanında yaranın lafı mı olur, yaratanın olmadığı yerde varlığın münasebetine ay ışığı vurur ve bırak ben bir güleyim gözlerinin içinde, dalından koparıp da verdiğim gülü marifetten bileyim.

Sensiz olmuyor işte, daha ne diyeyim? Bensiz olur mu, ne bileyim?