mektupsu

son yazı…

Yanında kulaklarım hiç bu kadar iyi duymaz, yanaklarımdan da densizlik damlar, ama biraz damlar… o kadar… ayaklarımı sorsan zaten sensiz koşmaz, ellerim ellerine düşkün diye sözlerim ellerin diline düşsüni varsın. Sen de külkedisisin sevgilim, pabuç olmuş bu dilim, ayaklarında çıplak kalsın…

Kim demiş denizsiz şehirlerde balık olmaz? Yüzdüğümüz sular da başkasına kalsın, sanıyor musun, karada çırpınmak, fanusundan evladır. Zaten kalabalıkla bizden önce dostmuş göz bozan bu gürültü. Zaten kibarlıkla yanyana yürümüyormuş kabalık. Gidene de gidin diye bağırıyor insanlık, sen de dinlesen, nasıl da oluk oluk gidenlerin ezgisine karışıyor, bu soluk dudakların tadına bakan sensizliğin sezgisi. Sen beni çaktırmadan öptün diye, ben çözüldüğümüze hıçkırmadan ağlarım. Diyemiyorum da şimdi:  Sen yeter ki ip getir, bir dahakine kör düğümle bağlarım.

Oysa tam varıyorduk birliğe, oysa çok yol aştık kolkola, oysa yaptığımız yollar ile övünecek adam mıyım da çok merak ediyorum neyin nesi dirliğimize uzanan bu kollar? Yoksa yok ile yetinecek kadar mıyım? Biz otodidakt bir aşkız, varoluşçu bir biçimde. Bir de, ne gerekse diye soruyorum ferasetten feragata? Varsın kefaletten sayılsın sensizliği yeniden başlatan bu tebligat da… Ben bu sefer susamadım diye, adımı taşıracaksa kadehler, sen şarap olsan, ben soğuk bir mahzenim, sen yeter ki kendini bil seni üşütürse sözlerim.

Ben bu karanlık devirde, proleter bir aşığım, şuhluğuna laf gelirse tabi ki şalter atar, savunması olmayan otoritersiz bir askerim teker teker saldırın. Belki göğe düşerim, adımlarını zor taşır bu kaldırım. Beni değil çekmecelerde resimlerimi kaldırın ama aldırır mı sanıyorlar senden Bacchus’lar doğuracak baldırım?

Ben küskünlerin sözcüsü, yollarının gözcüsü, şimdi düştüğümü yalnız yol sanarlar. Ey gidişimi huzurdan sayanlar! biz öyle yaralandık ki, bırakıyorum görsünler sevgi dediklerini kim yazar, biz öyle yarılandık ki, aşk yüzünden insan nasıl tam yanar?

Çok elvedalar duydu gözümüz, varsın sayılsın sözümüz hırçınlıktan, zaten konuşamıyoruz bile hıçkırıktan ve ben kıçı kırıktan bir veletim zaten, saten kefenler giyeceğim, istemiyorum da ardımdan matem! Ben susamadım sen koru suskunluğunu madem…

Yıkılmadan diyeceğim ki; merak etmesinler yıkanarak gideceğim, zaten pek kirli vaziyetim, bir gün yine adımın yanında adın olsun tek vasiyetim.

G. Ü.

mektupsu

uçmak-uç bak…

“yükseldikçe uçma bilmeyenlere daha küçük görünmemiz kaçınılmazdır.”

Friedrich Nietzsche

 

 19 Kasım

Sevgili Ütopya

Ceplerimde şakırdayan bozulmuş yara üstü, meteliğe de kurşun sıkacağım, -dıkşın… Bir şiirsel gerçeklik filmi çekeceğiz şimdi, kamera arkasında soğuk kuşlarla, ve ekşın! Sensiz sabahlarda soğuk duşlarla ayılacağım, o mikroskop dürbününden bir daha bak, daha ne ensiz dünyalarda moleküllerime ayrılacağım. Sen boş dünyanın boş emellerine boş bakışlarla bakarken, ben loş kaldırımlarda somurtacağım, hoş kadınsın yalnız, seni nasıl aklımdan ayıracağım?

Esarete figüran oldu hasretim ve yalnız sensizlikten değil bu meteliksiz sefaletim. Bilirim, sen hiçliği görsen de, ben senin nezdinde uçma bilmeyen bir hayaletim. Çekmeyin tepemden çarşafımı, henüz ödenmedi kefaletim. Korkmayın uçma bilmemden, tepenize çakılmaz ipe sapa gelmez hayallerim. Komşular görmesin diye: kaba saba benlikler örtüneceğim kumaştan, ben devlet miyim de korkmayacağım savaştan? Tabi ki kaçacağım ayaklarımı kaydıran bu yaştan ve ben bu yaştan sonra, kelimelerimle ödeyeceğim borcumu, isteyen de saysın haraçtan.

Ben artık soğuk yataklarda müebbet yatarım. Çocukluğumu öldürdüm, ziyaretime de gelme lütfen, kirli bir kurguda eli tanlı bir katilim, karanlıkta düşleri yazan sensizliğe rehin bir kâtibim, hin bir cümle kursam şimdi, tipim de öyle hoş durmaz diyorlar yanında, ben anca sözlerimle mahirim. Evvel ahir bozulacak bu tuşlar o zaman gör bak, -ben nasıl bir şairim?

mektupsu

tragedya-komedya

“sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak”

Ah Muhsin Ünlü

14 Kasım

Sevgili Ütopya

Düşlerimin avazıyla son bulacak, Ankara’nın ayazıyla buz tutmuş parmaklarına ısmarladığım buseler. Hiçbir şekilde sonu gelmeyen bu mısralara dadanmış bu ihtiraslar kaç kere daha burun deliklerimizden solunacak, ve biz kendimiz yerine, durun dediklerimizden utanacağız daha çok. Sanıyor musun, onlar ismi değişmiş bir meydanın tabelası gibi karşımızda sökülecek? Bilirsin ben aymaz kalamam aidiyetsizliğe ve nerede bir kuş başka bir kuşun ağzından çöpü kapsa, onu da mı sayarız elbette adaletsizlikten. Zaten buralarda bir polis telsizi bile duyulmaz. Her sabah siren olur da başım etrafında yankılanır sensizliği çalan sessizlik. –Yeter! Polis çağıracağım yoksa, seni bana geri versin bu sessizlik!

Sen bana gürz vur, ben gündüzleri benim olmadığıma çayla beraber dem vurayım, ziyanı yok bir tek bisküvilerle yanında biteyim, sen şahlanan gölgelerime gem vur, ben bu muharebenin ortasında atımla beraber düşeyim. Bırak terlesin ortasında kaldığımız dalavereler, bırak havlu atalım diye beklesin, kaç basamak daha yükselir ki zaten bu düşman mertebeler ve bekleyelim biraz, ebelerle beraber kucağımıza düşecek bu kabil kundaklanmış gabiler. Biliyorsun sevgilim, bize söylenen zaten bütün bu torpil bulmuş kırtıpil hicapları, günah defterimize veresiye diye yazacak kutsanmamış nebiler.

Ve bir gün kurtulacağız, korkularını bedenlerimizde tutsak edenlerin boyunduruğundan, şüphe etme sevgilim, muayyen sözlerle makablimiz selamlayacak muayene ettiğimiz bütün ferdaları. Daha ne fedalara kuşanacağız bembeyaz, ben hançerimsi ellerinden tutarken tragedyalar gibi yaşanacağız. Bilirsin, ben gözlerinden kopamam, kaşlarına da iptilayım, ciğerime çektiğim sözlerine müptela ve çok nüktedan duruyor haramilerin nezdinde ipte cambaz gibi yürüyen mevcudiyetimiz ve daha çok dipte duracak, bizi bize bizletmeyenlerin izlettiği komedyalar.

mektupsu

in vino veritas

“Bana sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir.”
Montaigne

 

10 Kasım

Sevgili Ütopya,

Üzerine basarak yürüdüğüm, dudaklarından düşüp de yere serilmiş o kor gibi yakan cümleler, beni sana nasıl da sendeleyerek getiriyor ve ben sedyeye yatırdığım düşlerimi adımların ardından taşırken, ocakta unutulmuş süt gibi benliğimden de taşıyorum. O suratının dehlizlerini görmüyor musun? Nasıl da yalın ayak sarf ettiğin cümlelerden aşıyorum. Oysa düş peşinde düşüp de yaralanmış, çorap gibi kaçık aklım yaşam gibi bir tek ellerinden yararlanır da, ama bir soracağım: adınla kustuğum yarılanmış hayaller de şimdi hangi âlimden yalanlanır? Peki ya ben hangi halimden cayayım istiyorsun, ben zalimlerden uzak kal diye tepinirim, biliyorsun…

Sen kanımda bir dur, ben daha ne hanlarda dökeceğim içimi, ne ketum suratların somurtan gülücüklerine duvar olacağım, daha kaç kez daha soğuk kaldırım taşlarında avunacağım. Sen bana düşman olsan da sevgilim, ben yine özgürlüğünü savunacağım. Sussun bir zahmet şimdi bütün kendini bilmezler, dinlemesin beni insanın özünden bihaberler, en afili sözümü ben gözünden düşüp de yeniden zapt ettiğim aynalara savuracağım. Nasıl olsa aynaya düşen tükürüklerimi kimse silmezler!

Senin benden serbestliğin benim sermestliğimden ibaret sevgilim. Parmakların arasında sigara olsam, kendi ellerimle yakarım, köşene çekil de çek beni içine, merak etme senin içinde yer edersem sevgilim, ben küllerimden de doğarım. Sen gül rengi şarap olsan sevgilim, Hayyam da ben olur, sana şiirler boyarım.

mektupsu

Şimdi benim ülkem neresi?

“Aşk dolu bir hayat dünya kanununda müthiş bir istisnadır.”
Honore De Balzac

5 Kasım

Sevgili Ütopya,

Ben kanat çırptıkça gökyüzü üzerime akıyor. Bulutlar desen sanki bendeki umutlar kadar kara ve bilsen, o hedefsiz bakışlarınla beraber bu teni daha ne güneşler yakıyor Antalyamsı bir tonda, sanki Ağustos öğleninde günlerden seni bana ayıran Cumartesi –There is A Light That Never Goes Out fonda. Söylesene sevgilim, seni bana caydıran bu akşam –bu kalabalık da neyin nesi? Bu çatlak gülüşlerimi kayıran sen, öyle ne bayırları aşıyor, gökler diye adımın üstüne basan adımların, renkler desen hepsi topraksı bir tonda. Ben bu bütün yeryüzünü avuçlarım, yeter ki seni bana getirsin avuç içi kadar pabuçların…

Üzgünüm sevgilim, sen yokken anlam bulmuyor kelimeler, ben bir çocuk olsam, kara tahtada hocalar adını heceler… Ama gel gör ki, ben şimdi bu titrek ellerle, altı üstü bir top bile tutamam. Söylesene sevgilim, ben eksiyim, sen eskisin, ben sensem eğer altı üstü bir çelişkisin, söylediğin sözler yaralarıma tuz olmuş, ben şimdi seni iyileştiren hapı ekmekle bile yutamam!

Dönüşü yok, bu gittiğimiz yolların ve zararı yok -ben bu taşıdığım ciğerle çok övünürüm! O değil de sevgilim, sen de bana mezar olmazsan şayet ben şimdi hangi kolların içine gömülürüm?

Şimdi ben hangi ülkemden kaçayım? Seni bana seçen hangi demokrasi ve seni bana yasak eden hangi diktatör? Sen devrim aşkında özgürlükçü bir eylem olsan sevgilim, ben senin uğruna ne otoriteler taşlarım –ve bil ki: öyle gazdan bile korkmaz bu anarşist gözyaşlarım.

Seni sevmek savaş karşıtlığı sevgilim ve bil ki: -savaş karşıtlığı da bir çeşit savaş çığırtkanlığıdır sevgilim. Ben senin adında bir vatanseverim sevgilim ve bil ki: -vatanseverlik tutsaklıktır sevgilim. Sen yine ülkem olsan sevgilim, kışı bile güneşli ben bu kötülüğümden rica ederim ama sen Ülkem olma sevgilim, ziyanı yok ben irtica ederim!

mektupsu

taşım

“Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”
Charles Baudelaire

3 Kasım

Sevgili Ütopya,

Ne iyi, ne kötüyüm böyle bir zamanda. Çırpınışlarımdan ne dalgalar oluşuyor, bilsen –ve kelebeğin etkisiyse sözlerim, Amerika’da bir yerlerde ol, diye bekliyorum. Fırtınamla geliyorum. Belki bir soğuk rüzgâra karışır düşlerim, olsun –bütün dünya bana düşman olsun, ben yine seninle beni düşlerim.

Söylesene, sevgilim. Yazık olmuyor mu sözlerime? Gerekirse herkesten, bu kâinatın özürlerini de ben dilerim, bakmasınlar öyle acınaklı gözlerime. Satranç tahtasında at olsam, yine seninle aynı renge düşerim. Seninle ben gelemedikten sonra denge, geriye de gidemiyorsa bu hergele, piyon da benim. Bekle birkaç kare daha gideyim, belki vezirliğimle yanına düşerim.

Söylesene, sevgilim. Ne acılar çekiyor bu herif ve görmüyor ne yazık senden tek bir maarif. Arif sen olsan sevgilim, ben bilmediğin bir dilde tarifim, aşılmıyor bu denizler –Ben nasıl bir kâşifim?

Söylesene, sevgilim. Ne çok titriyor dizlerim, sen bir benim olsan, ben bu dünyayı dizlerim! Parmaklarınla mı yürüyorsun yoksa, takip edemedim, hangi düş kırıntılarından senin izlerin, pastana da kanıyorsam sevgilim, –Hansel de benim, Greter de benim! Çakıl taşı gibi biriktirdiğim geçmişim, yolu gösterir de, ekmek kırıntısıdır sana olan sevgim.

Söylesene, sevgilim. Ne boş bakıyor öyle gözlerin? Çocukluk günlerin gibi, görmediğinden korkan, seni bana güldüren değil mi yoksa, uyumak için sıkıştırılan gözlerin? Ben buraya tıkıştırılan sözlerin, bir anlamı olur diyorum. Sen yasaklardan doğuyorsun! Ben bu sabah bir peynir ekmekle doydum sevgilim!

Söylesene, sevgilim. Daha ne kadar düşecek titrek dirseklerimden destek alan başım! Yoksa seni çok mu geçiyor yaşım. Ben bu sensiz gözle zaten baştan aşağıya yaşım! As beni, güveler alsın. Ben bu sana olan hasretle, olsa olsa, zaten düz bir taşım! Bırak olduğum yerde kalsın!

 

mektupsu

bilseler…

“Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı? Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir.”
Louis-Ferdidand Celine

1 Kasım

Sevgili Ütopya,

Şimdi boş sokaklara benziyor, boğazında düğümlenen cümlelerin ve aldırış etmeden beni ortadan kaldırışların karışıyor, sükut haykırışlarıma. “Hay…” diyorum da başka bir şey diyemiyorum, susuzluğu henüz giderilmiş aldanışlarıma ve çok masumane duruyor bir hasımhanelerin kapısını haylazca çarpan ellerin. Görmüyor mu yoksa şehla gözlerin: ben senin için adını adından koyarım hoyratlarca zapt edilmiş bütün şehirlerin, maruzatı olur yalnız seni de raptedilmiş göreceğim günlerin.

Sen ulum peşinde düşlerini saklarken, bu zulüm peşinde küslerine kuşanmışlar bilmezler, ne şairane hayatlara gebe varlığın ve canlar yakmış nefasetine haset katmak kimin haddine sevgilim. Bir bilseler, bu sulu gözlüğüne kızarırlar. Bir bilseler: ne derinlere çıkıyor gözlüğünün önündeki ciltlere yazılmışlar. Kollarının arasından taşıp da saçların arasına karışmışlar, benim dilim varmıyor, sen söyleyiver: insanın kodundan mı kendinden başkasını yabancılıklar?

Şimdi ben soğuk, elgin bir köşe başında paylıyorum kendimi. Yarım gençliğime yine diken gibi batan engin düşlerim olacak, yarın sen gelmediğin zaman saatler kurulmadığına utanacak.

Şimdi ben yine kelimelerin kelimeliğinden utandığı günlerde, ne soğuk savaşlar veriyorum, ne top tüfekler patlıyor, ne köylerde inim inim ağlayanlar, ne ahırlar, samanlıklar yanıyor. Elimizde bize anca bakılacak saatler kalıyor.

Ve ben bittiğimde söyleyeceğim, en afili sözümü. Parmaklarını sürtsünler, hangi bezler silebilir ki bu toz tutmuş sözümü, yeter ki sen ayırma yüzümün önünden yüzünü.