mektupsu

uçmak-uç bak…

“yükseldikçe uçma bilmeyenlere daha küçük görünmemiz kaçınılmazdır.”

Friedrich Nietzsche

 

 19 Kasım

Sevgili Ütopya

Ceplerimde şakırdayan bozulmuş yara üstü, meteliğe de kurşun sıkacağım, -dıkşın… Bir şiirsel gerçeklik filmi çekeceğiz şimdi, kamera arkasında soğuk kuşlarla, ve ekşın! Sensiz sabahlarda soğuk duşlarla ayılacağım, o mikroskop dürbününden bir daha bak, daha ne ensiz dünyalarda moleküllerime ayrılacağım. Sen boş dünyanın boş emellerine boş bakışlarla bakarken, ben loş kaldırımlarda somurtacağım, hoş kadınsın yalnız, seni nasıl aklımdan ayıracağım?

Esarete figüran oldu hasretim ve yalnız sensizlikten değil bu meteliksiz sefaletim. Bilirim, sen hiçliği görsen de, ben senin nezdinde uçma bilmeyen bir hayaletim. Çekmeyin tepemden çarşafımı, henüz ödenmedi kefaletim. Korkmayın uçma bilmemden, tepenize çakılmaz ipe sapa gelmez hayallerim. Komşular görmesin diye: kaba saba benlikler örtüneceğim kumaştan, ben devlet miyim de korkmayacağım savaştan? Tabi ki kaçacağım ayaklarımı kaydıran bu yaştan ve ben bu yaştan sonra, kelimelerimle ödeyeceğim borcumu, isteyen de saysın haraçtan.

Ben artık soğuk yataklarda müebbet yatarım. Çocukluğumu öldürdüm, ziyaretime de gelme lütfen, kirli bir kurguda eli tanlı bir katilim, karanlıkta düşleri yazan sensizliğe rehin bir kâtibim, hin bir cümle kursam şimdi, tipim de öyle hoş durmaz diyorlar yanında, ben anca sözlerimle mahirim. Evvel ahir bozulacak bu tuşlar o zaman gör bak, -ben nasıl bir şairim?

mektupsu

tragedya-komedya

“sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak”

Ah Muhsin Ünlü

14 Kasım

Sevgili Ütopya

Düşlerimin avazıyla son bulacak, Ankara’nın ayazıyla buz tutmuş parmaklarına ısmarladığım buseler. Hiçbir şekilde sonu gelmeyen bu mısralara dadanmış bu ihtiraslar kaç kere daha burun deliklerimizden solunacak, ve biz kendimiz yerine, durun dediklerimizden utanacağız daha çok. Sanıyor musun, onlar ismi değişmiş bir meydanın tabelası gibi karşımızda sökülecek? Bilirsin ben aymaz kalamam aidiyetsizliğe ve nerede bir kuş başka bir kuşun ağzından çöpü kapsa, onu da mı sayarız elbette adaletsizlikten. Zaten buralarda bir polis telsizi bile duyulmaz. Her sabah siren olur da başım etrafında yankılanır sensizliği çalan sessizlik. –Yeter! Polis çağıracağım yoksa, seni bana geri versin bu sessizlik!

Sen bana gürz vur, ben gündüzleri benim olmadığıma çayla beraber dem vurayım, ziyanı yok bir tek bisküvilerle yanında biteyim, sen şahlanan gölgelerime gem vur, ben bu muharebenin ortasında atımla beraber düşeyim. Bırak terlesin ortasında kaldığımız dalavereler, bırak havlu atalım diye beklesin, kaç basamak daha yükselir ki zaten bu düşman mertebeler ve bekleyelim biraz, ebelerle beraber kucağımıza düşecek bu kabil kundaklanmış gabiler. Biliyorsun sevgilim, bize söylenen zaten bütün bu torpil bulmuş kırtıpil hicapları, günah defterimize veresiye diye yazacak kutsanmamış nebiler.

Ve bir gün kurtulacağız, korkularını bedenlerimizde tutsak edenlerin boyunduruğundan, şüphe etme sevgilim, muayyen sözlerle makablimiz selamlayacak muayene ettiğimiz bütün ferdaları. Daha ne fedalara kuşanacağız bembeyaz, ben hançerimsi ellerinden tutarken tragedyalar gibi yaşanacağız. Bilirsin, ben gözlerinden kopamam, kaşlarına da iptilayım, ciğerime çektiğim sözlerine müptela ve çok nüktedan duruyor haramilerin nezdinde ipte cambaz gibi yürüyen mevcudiyetimiz ve daha çok dipte duracak, bizi bize bizletmeyenlerin izlettiği komedyalar.

mektupsu

in vino veritas

“Bana sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir.”
Montaigne

 

10 Kasım

Sevgili Ütopya,

Üzerine basarak yürüdüğüm, dudaklarından düşüp de yere serilmiş o kor gibi yakan cümleler, beni sana nasıl da sendeleyerek getiriyor ve ben sedyeye yatırdığım düşlerimi adımların ardından taşırken, ocakta unutulmuş süt gibi benliğimden de taşıyorum. O suratının dehlizlerini görmüyor musun? Nasıl da yalın ayak sarf ettiğin cümlelerden aşıyorum. Oysa düş peşinde düşüp de yaralanmış, çorap gibi kaçık aklım yaşam gibi bir tek ellerinden yararlanır da, ama bir soracağım: adınla kustuğum yarılanmış hayaller de şimdi hangi âlimden yalanlanır? Peki ya ben hangi halimden cayayım istiyorsun, ben zalimlerden uzak kal diye tepinirim, biliyorsun…

Sen kanımda bir dur, ben daha ne hanlarda dökeceğim içimi, ne ketum suratların somurtan gülücüklerine duvar olacağım, daha kaç kez daha soğuk kaldırım taşlarında avunacağım. Sen bana düşman olsan da sevgilim, ben yine özgürlüğünü savunacağım. Sussun bir zahmet şimdi bütün kendini bilmezler, dinlemesin beni insanın özünden bihaberler, en afili sözümü ben gözünden düşüp de yeniden zapt ettiğim aynalara savuracağım. Nasıl olsa aynaya düşen tükürüklerimi kimse silmezler!

Senin benden serbestliğin benim sermestliğimden ibaret sevgilim. Parmakların arasında sigara olsam, kendi ellerimle yakarım, köşene çekil de çek beni içine, merak etme senin içinde yer edersem sevgilim, ben küllerimden de doğarım. Sen gül rengi şarap olsan sevgilim, Hayyam da ben olur, sana şiirler boyarım.

mektupsu

Şimdi benim ülkem neresi?

“Aşk dolu bir hayat dünya kanununda müthiş bir istisnadır.”
Honore De Balzac

5 Kasım

Sevgili Ütopya,

Ben kanat çırptıkça gökyüzü üzerime akıyor. Bulutlar desen sanki bendeki umutlar kadar kara ve bilsen, o hedefsiz bakışlarınla beraber bu teni daha ne güneşler yakıyor Antalyamsı bir tonda, sanki Ağustos öğleninde günlerden seni bana ayıran Cumartesi –There is A Light That Never Goes Out fonda. Söylesene sevgilim, seni bana caydıran bu akşam –bu kalabalık da neyin nesi? Bu çatlak gülüşlerimi kayıran sen, öyle ne bayırları aşıyor, gökler diye adımın üstüne basan adımların, renkler desen hepsi topraksı bir tonda. Ben bu bütün yeryüzünü avuçlarım, yeter ki seni bana getirsin avuç içi kadar pabuçların…

Üzgünüm sevgilim, sen yokken anlam bulmuyor kelimeler, ben bir çocuk olsam, kara tahtada hocalar adını heceler… Ama gel gör ki, ben şimdi bu titrek ellerle, altı üstü bir top bile tutamam. Söylesene sevgilim, ben eksiyim, sen eskisin, ben sensem eğer altı üstü bir çelişkisin, söylediğin sözler yaralarıma tuz olmuş, ben şimdi seni iyileştiren hapı ekmekle bile yutamam!

Dönüşü yok, bu gittiğimiz yolların ve zararı yok -ben bu taşıdığım ciğerle çok övünürüm! O değil de sevgilim, sen de bana mezar olmazsan şayet ben şimdi hangi kolların içine gömülürüm?

Şimdi ben hangi ülkemden kaçayım? Seni bana seçen hangi demokrasi ve seni bana yasak eden hangi diktatör? Sen devrim aşkında özgürlükçü bir eylem olsan sevgilim, ben senin uğruna ne otoriteler taşlarım –ve bil ki: öyle gazdan bile korkmaz bu anarşist gözyaşlarım.

Seni sevmek savaş karşıtlığı sevgilim ve bil ki: -savaş karşıtlığı da bir çeşit savaş çığırtkanlığıdır sevgilim. Ben senin adında bir vatanseverim sevgilim ve bil ki: -vatanseverlik tutsaklıktır sevgilim. Sen yine ülkem olsan sevgilim, kışı bile güneşli ben bu kötülüğümden rica ederim ama sen Ülkem olma sevgilim, ziyanı yok ben irtica ederim!

mektupsu

taşım

“Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”
Charles Baudelaire

3 Kasım

Sevgili Ütopya,

Ne iyi, ne kötüyüm böyle bir zamanda. Çırpınışlarımdan ne dalgalar oluşuyor, bilsen –ve kelebeğin etkisiyse sözlerim, Amerika’da bir yerlerde ol, diye bekliyorum. Fırtınamla geliyorum. Belki bir soğuk rüzgâra karışır düşlerim, olsun –bütün dünya bana düşman olsun, ben yine seninle beni düşlerim.

Söylesene, sevgilim. Yazık olmuyor mu sözlerime? Gerekirse herkesten, bu kâinatın özürlerini de ben dilerim, bakmasınlar öyle acınaklı gözlerime. Satranç tahtasında at olsam, yine seninle aynı renge düşerim. Seninle ben gelemedikten sonra denge, geriye de gidemiyorsa bu hergele, piyon da benim. Bekle birkaç kare daha gideyim, belki vezirliğimle yanına düşerim.

Söylesene, sevgilim. Ne acılar çekiyor bu herif ve görmüyor ne yazık senden tek bir maarif. Arif sen olsan sevgilim, ben bilmediğin bir dilde tarifim, aşılmıyor bu denizler –Ben nasıl bir kâşifim?

Söylesene, sevgilim. Ne çok titriyor dizlerim, sen bir benim olsan, ben bu dünyayı dizlerim! Parmaklarınla mı yürüyorsun yoksa, takip edemedim, hangi düş kırıntılarından senin izlerin, pastana da kanıyorsam sevgilim, –Hansel de benim, Greter de benim! Çakıl taşı gibi biriktirdiğim geçmişim, yolu gösterir de, ekmek kırıntısıdır sana olan sevgim.

Söylesene, sevgilim. Ne boş bakıyor öyle gözlerin? Çocukluk günlerin gibi, görmediğinden korkan, seni bana güldüren değil mi yoksa, uyumak için sıkıştırılan gözlerin? Ben buraya tıkıştırılan sözlerin, bir anlamı olur diyorum. Sen yasaklardan doğuyorsun! Ben bu sabah bir peynir ekmekle doydum sevgilim!

Söylesene, sevgilim. Daha ne kadar düşecek titrek dirseklerimden destek alan başım! Yoksa seni çok mu geçiyor yaşım. Ben bu sensiz gözle zaten baştan aşağıya yaşım! As beni, güveler alsın. Ben bu sana olan hasretle, olsa olsa, zaten düz bir taşım! Bırak olduğum yerde kalsın!

 

mektupsu

bilseler…

“Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı? Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir.”
Louis-Ferdidand Celine

1 Kasım

Sevgili Ütopya,

Şimdi boş sokaklara benziyor, boğazında düğümlenen cümlelerin ve aldırış etmeden beni ortadan kaldırışların karışıyor, sükut haykırışlarıma. “Hay…” diyorum da başka bir şey diyemiyorum, susuzluğu henüz giderilmiş aldanışlarıma ve çok masumane duruyor bir hasımhanelerin kapısını haylazca çarpan ellerin. Görmüyor mu yoksa şehla gözlerin: ben senin için adını adından koyarım hoyratlarca zapt edilmiş bütün şehirlerin, maruzatı olur yalnız seni de raptedilmiş göreceğim günlerin.

Sen ulum peşinde düşlerini saklarken, bu zulüm peşinde küslerine kuşanmışlar bilmezler, ne şairane hayatlara gebe varlığın ve canlar yakmış nefasetine haset katmak kimin haddine sevgilim. Bir bilseler, bu sulu gözlüğüne kızarırlar. Bir bilseler: ne derinlere çıkıyor gözlüğünün önündeki ciltlere yazılmışlar. Kollarının arasından taşıp da saçların arasına karışmışlar, benim dilim varmıyor, sen söyleyiver: insanın kodundan mı kendinden başkasını yabancılıklar?

Şimdi ben soğuk, elgin bir köşe başında paylıyorum kendimi. Yarım gençliğime yine diken gibi batan engin düşlerim olacak, yarın sen gelmediğin zaman saatler kurulmadığına utanacak.

Şimdi ben yine kelimelerin kelimeliğinden utandığı günlerde, ne soğuk savaşlar veriyorum, ne top tüfekler patlıyor, ne köylerde inim inim ağlayanlar, ne ahırlar, samanlıklar yanıyor. Elimizde bize anca bakılacak saatler kalıyor.

Ve ben bittiğimde söyleyeceğim, en afili sözümü. Parmaklarını sürtsünler, hangi bezler silebilir ki bu toz tutmuş sözümü, yeter ki sen ayırma yüzümün önünden yüzünü.

mektupsu

adımlar

“hakkımda yanlış bilgi sahibi halk
ve ikide bir savaş çıkaran insanlık
sözlüğe bakarak anlayamaz beni
klasik yöntemlerle konuşmadığım için
ama bıraksalar anlatacağım
tüm yeteneğimi kullanarak

aramızda tartışıyoruz
yaşamak mı zor çince mi”

Osman Konuk

 

27 Ekim

 Sevgili Ütopya,

Bir tek adın kalıyor o da yalan yanlış aklımda, aklımın üstündeyse hala yerinde duruyor günlerdir aynı sensizliğe velut kara bulutlar ve sen bana yağmur olsan da, ben zaten farksızım ayakların altında ezilmiş izmaritten ve mazgallara akmayı yeğlerim şehrin kiriyle.. Sen yağ yeter ki, ben zaten bu ıslaklıkla bir daha alev alamam kibritten  Oysa laf dalaşına girilmez, diyorlar insanın da piriyle, ben bu gençliğimin kiriyle şimdi kendini görmüşten sayanların ağzında dil yakan bir çıbanım, sen de böğürtlen reçeli gibi varını ihtiyar et diye gözlük takıyorum yoluna karşı. At gözlüklerini, diye öğütler saçanlara karşı çok işe yarıyor at gözlükleri ve sen istersen bilmediğim bir dilde ol, ben yalar yutarım bütün sözlükleri, yeter ki seni bana çevirsinler ve bu sözcükleri şairane buluyorsan sevgilim, şairleri de kadınlar doğurur vahimlerinden. Emin ol, ben yine beklerim, sen caysan bile rahimliğinden.Senle ben, biz bir şiir olsak, bizden kafiyeler eksik olmaz sevgilim.

Sen “bahçe” de, ben sadakati öğrendiğim köpeğimizle koştuğumuzu anlayayım. Sen “kepçe” de ben külçe külçe altınları üzerimizden kamyonlara hafriyat diye yüklerim. Sen Rusça olsan sevgilim, ben kirili, kirli dilde söylerim. Sen Çince olsan sevgilim, ben zaten her gün pilav yerim. Senle ben, biz bir dil olsak, bizden lehçe çıkmaz sevgilim.

Bir tek adın kalıyor işte, doksan dokuzdan geriye ve ne zaman adını ansam tek kuru yer kalmıyor yoluna adanmış bu beden de. Kirpiklerime çarpan kup kuru sözlerle paklanıyorum. Sen bak yoluna diye duyduğum; ilahi sevgilim, güldürme beni, abdestim bozuluyor ve zaten baştan aşağıya günaha batık bir ibadet seni sevmek, oysa toprağa bile yatık olsam yine adını zikrederim, varsın duyulmasın ele güne karşı. Onlar da nereden bilsin sana yazdığım bu oflamalı çalgıların eşlik ettiği marşı ve marşım o gül yüzüne doğru sevgilim, arşım saçlarında bitiyorsa boyum da  senin dengin, oysa adın gülbengim olmuş da kıblem bile sana karşı, yüzünü görmeyi vereyim sevgilim matematik hesabına karışıyorum, çarpanlı, bölenli. Senle ben, biz bir din olsak, bizden mezhep çıkmaz sevgilim…

Tek bir adım kalıyor, senden beklediğim sevgilim. Sen bana bir adım gel, ben senin için boynuzlarımda dünyayı döndüreyim. Sen bana bir adım gel, ben basıp geçtiğin yerde, yabani ot gibi açılarak biteyim, yeter ki sen beni koparıp da yabana atma.

Senle ben, biz bir biz olsak, bizden kimse ölmez sevgilim…